İnternet sitemizde yaşayacağınız deneyimi arttırmak, size özel reklamlar çıkarmak ve ayarlarınızı hatırlamak için ilk ve üçüncü parti çerezlerini kullanıyoruz. Devam ederseniz, çerez kullanımını onaylamış olacaksanız. Daha fazla bilgi için (örneğin çerez kullanımının nasıl kaldırılacağı ile ilgili) çerez politikası sayfamızı inceleyebilirsiniz.

Tamam
advertisement
Annabel Langbein

Annabel Langbein

Annabel Langbein
“Günlük yaşam koşuşturması içerisinde, bizi bugüne geri getiren tek şey yemek pişirmektir. Yaşam şu anla ilgilidir.”

Pek çok Yeni Zelandalı gibi benim de kökenim tatmin edici bir yetiştirme, hasat alma, pişirme ve sofrada paylaşma döngüsü üzerinden sıkıca dünyaya bağlıdır. Şehir merkezinde bir büroda çalışan babam Fred her gece eve gelir, bahçesi ve arıları ile ilgilenirdi. Yıkayıp temizlemiş olduğu sebze ikramları arka kapıma, lezzetli bir akşam yemeğinde kullanılmaya hazır şekilde teslim edilmiş olurdu. Annem Anne doğuştan bir aşçı ve ev bilimleri fakültesi mezunuydu. Onun titiz yemek pişirme becerileri ve kasap Cyril ile sürdürdüğü akılcı ilişki babamın fevkalade bahçecilik çabaları ile birleşerek bizlere hem besleyici hem de ilginç bir beslenme biçimi sağladı. İkinci Dünya Savaşı görmüş geçirmiş olan ebeveynim idareli ve beceriklilerdi. Hiçbir şey çöpe gitmezdi ama bizimki öyle aksi ve cimri mizaçlı bir ev de değildi. Annem her akşam soframızı birkaç sofra mumu ve bahçeden derlenmiş çiçeklerle süslerdi, bizler de sofraya oturur günün olaylarını konuşurduk.

1970’lerde, her yönüyle hippi ve feminist olduğum ilk gençlik yıllarıma girerken, daha 16 yaşındayken okuldan ve evden ayrılarak evcimenlik, tüketim alışkanlığı ve genel olarak kentsel yaşama kafa tuttum. Annem beni dünyanın güzel yanları olduğuna ikna etmek için Avrupa’ya götürdüyse de, ben Avrupa’dan döner dönmez bir grup arkadaşımla birlikte Whanganui Nehri’ne taşındım. Sebze yetiştirip kamp ateşi üzerinde pişirdiğimiz ve geçimimizi topraktan sağladığımız alternatif bir yaşama başladık.

Yıllar boyu yemeğimin büyük çoğunluğunu avlanarak ve balık tutarak kendim sağladım; geçimimi yılan balıkları yakalayarak, ipten tuzaklar yaparak ve canlı geyik avlamak için helikopterlerden atlayarak sürdürdüm. Yakaladığımı da pişirdim ve bunu yaparken temelleri annemin mutfağında gördüklerime dayanan sonsuz deneylerden oluşan bir öğrenim süreci yaşadım. Öğrenim sürecim her türlü ekolün kurallarından ve geleneklerinden bağımsızdı. Yaptığım kimi şeyler işe yaradı, kimileri ise yaramadı. Hiç resmi mutfak eğitimi almadım (kariyerimin daha sonraki yıllarında New York’daki Amerika Mutfak Sanatları Enstitüsü’nde aldığım birkaç dersi saymazsak). Bunun yerine Yeni Zelanda’da Lincoln Universitesi’nde bahçecilik okumayı tercih ettim. Bitkilerin gelişimini bilip anlamak, yemek pişirirken inanılmaz derecede faydalı oluyor.

İnsan yaşlandıkça kökenine döner derler. O basit çocukluk alışkanlıklarını tekrar hatırlayarak, kendi hayatlarımızı ve aile yaşamlarımızı sürdürmenin yeni yollarını buluruz. Bu bizi, biraz bile olsa, doğanın ritimlerine bağlar. Yoğun geçen bir günün sonunda bahçemde dolaşarak akşam yemeğinde ikram edebileceğim bir şeyler aramak beni inanılmaz ölçüde tatmin ediyor. Sofrayı hazırlamak, mumlar yakmak ve oturup herkesle basit ve yeni hazırlanmış yemeklerin tadını çıkartmak da öyle.
Son yirmi yılda profesyonel anlamda mutfakta çalışmış olmak bana kaliteli malzemelerin yanı sıra, kendine güvenin de yemek pişirmede başarı açısından anahtar öneme sahip olduğunu gösterdi. Stressiz ve hatasız sonuçlar elde edilebilmesini temin etmek adına, tüm tariflerim mutfağımızda kapsamlı olarak ve profesyonelce test edilmiştir. Amacım size rehberlik etmek. Yemek pişirmeyi sizler için daha eğlenceli ve daha değerli kılmak için sizlerle bilgimi, becerilerimi ve deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Yemek dili evrenseldir – herkesçe paylaşılabilir ve herkes ondan tat alabilir. Hangi mevsimde olursak olalım, nasıl bir bütçeye sahip olursak olalım, yemeğe eşlik edenler kim olursa olsun, güzel yemekler hepimizin hakkıdır.